Anasayfa Haberler SAD'dan Haberler Alaçatı: Rüzgarsızlaştırma
Alaçatı: Rüzgarsızlaştırma
Yazar Cem Orkun Kıraç*   
Salı, 02 Şubat 2010 12:58
Özcan Yüksek
Alaçatı halici, önemli bir sulakalan ve kuş merkeziydi. Bölgenin narin kıyıları hoyratça yapılaşmaya açıldı, içeriye giren denizin üzerine yapay bir “Venedik”inşa edildi.

Türkiye'nin en esintili, bakir ve sessiz kıyı alanlarından biri İzmir'in Alaçatı'sı. Ancak 2006'da kıyı alanlarının kullanımında değişiklik yapan kararların ardından en çok tartışılan yerlerden biri haline geldi.

*Atlas Dergisi Şubat 2010 sayısında yayımlanan "Atlas Raporu" yazısından değiştirilmeden alınmıştır.
Peyzaj güzellikleri, kültür varlıkları ve biyolojik zenginliği Alaçatı kıyılarını değerli kılan öğeler. Dünya çapında bir rüzgar sörfü alanı olması değerini bir kat daha arttırıyor. Ege'nin kitlesel turizme ve betonlaşmaya "henüz" kurban gitmemiş bu köşesi yelken, dalış, kuş gözlemi ve doğa yürüyüşü gibi etkinlikler için de bir cazibe merkezi. Bu durum elbette doğal ve kültürel zenginliklerin hala varlığını sürdürüyor olmasına bağlı. Dünya sörfçüleri elbette beton evlere değil, Alaçatının kuvvetli rüzgarı ve temiz denizine geliyor.
Ama doğallığını koruyan bu alanla ilgili olarak arka arkaya iki önemli karar çıktı. İzmir 1. No'lu Kültur ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Şubat 2006'da hem Alaçatı, hem Çeşme'de çoğunluğu kıyılara bitişik bir dizi doğal ve kültürel sit alanının statüsünü 1. dereceden 2. ve 3. dereceye düşürdü. Hatta bazı sit statülerini tamamen kaldırdı. Daha sonra Nisan 2006'da Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Çeşme Alaçatı Paşalimanı Kültür Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi Çevre Düzeni Planı'nı onayladı ve karar Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Sit derecelerinin düşürülmesi sonucu doğal yaşam alanlarını ve kıyıları kapsayan 112 bin dönüm arazide yapılaşma mümkün olacaktı; Çevre Düzeni Planı uyarınca ise Alaçatıya 14 golf sahası ve Çeşme yakınlarındaki kıyılara 70 bin yataklı turizm tesisleri yapılmasının önü açılacaktı.
Bu iki gelişme bazı sivil toplum kuruluşları tarafından yakından izlendi ve güç birliği yapılarak iki ayrı dava açıldı. Sualtı Araştırmaları Derneği, Doğa Derneği, Ege Doğa Derneği, Çeşme'de taşınmazı bulunan Hatice Banu Dökmecibaşı'nın açtığı dava ve Gökhan Candoğan'ın gönüllü avukatlık hizmetiyle Nisan 2006'da hukuki süreç balaşladı. Üniversitelerden bilirkişilerle sahada inceleme ve keşif çalışmaları yapıldı.

 

Akdeniz foku, Alaçatı kıyılarının en nadir türlerinden. Yörenin doğal yapısının bozulması tüm canlılar için bir tehdit (en üstte). Dünyanın sayılı sörf merkezlerinden biri Alaçatı. Ününü yalnızca rüzgarına değil, sığ sularına da borçlu. Buraya yapılan yat limanı ve motoryatların yarattığı dalga sörf öğrencilerini olumsuz etkiliyor (üstte).
İzmir 2. İdare Mahkemesi'nin 28.11.2007 tarihli kararıyla bazı sit alanları için dava kısmen kazanıldı. Ancak diğer alanlar için kurul kararlarına iptal istemleri mahkemece reddedildi. Bunun üzerine davalılar temyize başvurdu. Dava halen Danıştay'da görüşülmekte. İkinci dava ise bunun yanında sit derece değişikliği kararlarına dayanak oluşturan "Korunması Gerekli Kültür ve Tabiat Varlıklarının Tespit ve Tescili Hakkında Yönetmelik" ve "Koruma Bölge Kurullarının Oluşumuna Dair Yönetmelik”in ilgili hükümleriyle sit alanlarının derecelendirilmesine ilişkin 659 sayılı İlke Kararı'nın iptali istemini içeriyor. Daniştay 6. Dairesi yaklaşık üç aylık çalışmanın ardından 25.02.2008 tarihinde Çevre Düzeni Planı'na ilişkin yürütmeyi durdurma karar aldı. Böylece davacı dernekler, bu önemli doğal alanların korunması yönünde önemli bir başarı elde etti.
Yakın çevresi tümüyle betonlaşmış Çeşme, Urla ve Kuşadası üçgeni arasında kalan Alaçatı, Sığacık ve Doğanbey kıyıları, yörenin el değmemiş son doğal alanları. Bu kıyılar birçok nadir canlı türünün yaşam alanı. Eğer sit dereceleri düşürülür ve Çevre Düzeni Planı onaylanırsa, süreç kesinlikle bu canlıların yöreden silinmesine neden olacak. Zira, yaban hayvanları konutların arasında yaşamlarını sürdüremez!
Davacı dernekler ve Hatice Banu Dökmecibaşı bu girişime, gerekçelerini öne sürerek şiddetle karşı çıkıyor; ayrıca ilgili kurum ve kuruluşlara uzun vadeli, şeffaf ve kalıcı çözümler üretme sürecinde katkı vermeye hazır olduklarını belirtiyor. Aslında Türkiye'de biyolojik çeşitlilik ve doğal yaşam alanları, kısaca doğa, hep bu şekilde yok ediliyor. Yavaş yavaş, tek tek alınan benzer kararlarla sağlıklı ekosistemler kemiriliyor.
Sit alanlarının derecelerının nasıl düğürüldüğü ise gerçek bir muamma! Sit alanları üzerinde çalışıldıktan ve ilan edildikten sonra hangi kriterler değişiyor da alanın (doğal, kültürel veya kentsel sit) derecesi 1. dereceden 2. veya 3. dereceye düşüyor ya da sit statüsü tamamen ortadan kalkıyor?
Kanımca, sit alanlarının statülerinin değişmesi çok ciddi bir mesele. Bir sit alanının derecesinin değiştirilmesinden ya da kaldırılmasından önce koruma kurullarının akademisyenler, uzmanlar ve STK'lerle işbirliği yapması, gerçek ve tüzel kişilerden destek alması gerektiğini düşünüyorum. Bu şekilde hem daha geniş bir bilimsel platformdan yararlanılacağına, hem de daha şeffaf olunacağına, ayrıca diğer ilgililerin bu önemli sorumluluğa ortak olması gerektiğine inanıyorum.
Habitat kaybı, doğanın maruz kalabileceği en acı felaket ve geri dönüşü olmayan bir süreç. Türkiye'de herhangi bir kıyı alanının yapılaşmaya açıldıktan sonra yanlışın görüldüğü, planların doğa menfaatine tekrar düzenlendiği, yapıların yıkıldığı ve tahrip olan doğal yaşam alanının restore edilerek geri kazanıldığı bir örnek hatırlamıyorum. Bu bakımdan kıyı alanları ile ilgili özellikle yeni yol açılması ve her türlü yapılaşma kararından önce eskisine göre çok daha dikkatli adım atılması gerekiyor. Burada ÇED Yönetmeliği'nin tekrar ele alınması ve doğa korumaya pozitif ayrımcılık yapacak şekilde revize edilmesi gerektiğini de vurgulamalıyım.
Sonuç olarak yapılaşma olabilecek kıyı alanlarıyla kesinlikle olamayacakların birbirinden çok iyi ayırt edilmesi, uzun vadede doğanın ve kamunun üstün menfaatinin hesaba katılması gerekiyor.